Featured image of post Virgül 23 Temmuz

Virgül 23 Temmuz

Kelimelerin anlamlarını kim verir? Bağışlamak ve affetmek arasındaki farkı kim belirler? Acımak ve merhamet etmekten hangisi iyi, hangisi kötüdür ve neden?

Aylarca bu konularda tedrise tabi tutulduğum halde öğrenemedim. Acımak neden kötüdür ve merhamet etmek neden iyidir hala bilmiyorum. Affetmek ve affedilmek bana bağışlanmaktan farksız gelir, beni affet ve bana sağlığımı, hayatımı, zamanımı bağışla!

Bu anlamları ben belirlerim ve acımak merhamet etmekten farklıdır, o kadar farklıdır ki biri iyidir, diğeri kötü diyen bir hocadan aylar boyunca ders aldım. Bu kavramların bir yerde hayli oynak olduğunu düşündüğüm için de bir zemin aradım. Kavramların hemen değişebildiğini ve eş anlamlı sandığım kelimelerin bir anda zıt anlamlıya dönüşebileceğini farkettiğimde zemin ne olur?

Aksiyon!

Kelimelerin anlamlarını kullanımı belirler diyen Wittgenstein’a, kelimelerin anlamını ben belirlerim, çünkü ben özel biriyim ve yerim doldurulamaz ve bunu hissetmek isterim diyen hocamdan bir yol aradım. Kullandığı kelimelerin ve kavramların, his ve duygularının (ve bunların arasında, bunlardan farklı bir takım kavramların) uzun uzun ifade edildiği yazıların sonunda kafamın karıştığını ve hocamın hep haklı çıktığını gördüm. Peki zemin ne olacak?

Aksiyon!

Çünkü hisleriniz (ve duygularınız ve bunların arasındaki tayf) ne olursa olsun ve kendinizi ne kadar güzel ifade ederseniz edin, ince ince kıyılmış anlamların arasından ne edebi şaheserler üretirseniz üretin, yeryüzünde aldığınız nefes ve bu nefesi hangi aksiyon için tükettiğinizle ölçülürsünüz. Çok mu acımasız oldu? Veya merhametsiz? Veya bilemedim.

Aksiyon da değil ama bir zemin lazımsa o zemin sadece dış dünya olabilir. Kavramları dış dünyada ölçmeyi bırakıp, sadece iç dünyamızı ölçü aldığımızda o kavramlar bulutlanır, puslanır, ortak zemin olma vasfını kaybeder. Kendin konuşur, kendin dinlemeye başlarsın ve nasıl oluyorsa hep haklı çıkarsın.

Neticede hocam da hep haklı çıkmaya başladı. Çünkü insan kendi kavramlarını kullanarak asla haksız çıkmaz. Köşeye sıkışsa da, o duvarın aslında kapı olduğuna inanıp geçer gider.

Hocam dedim, hiç haksız olduğunuz oldu mu?

Cevap tabii ki haklılık kavramı üzerine bir inceleme de içeriyordu. Sana fazla arkadaş gibi davrandım dedi. Bu açıdan bana haksızlık yapmış. Hiç aklıma gelen bir haksızlık değildi ama en azından bir yerde haksızlık yapmış olabileceğini kabul etmesi açısından iyiydi. Bunu bile beklemiyordum.

Sonra aynı oyunu ben de oynamaya başladım. Gerçek dedim, neye inanırsak odur. O halde yalan diye bir şey yoktur. Eğer dış dünyayı canımız istediğinde aradan çıkarıp, kavramlarımızı yeniden yoğurabiliyorsak, bunu ta en baştan, gerçekten başlatalım, değil mi? Kendimi dış dünya ve ondaki benlik ve fiille bağlı görmüyorsam, neden acımak ve merhamet arasındaki keyfiyet gibi hayli tali konularla uğraşayım ki? Oturup aslında gerçek ve yalanın olmadığını anlatırım. Madem oyunun kuralları böyle, ben de böyle oynayayım.

Bu tabii pek hoşuna gitmedi. Çünkü gerçek olmadığında konuşulacak da bir şey kalmıyor. Duygular, hisler ve bunların arasındaki farklılık, merhamet, acımak, bağışlanmak, affedilmek, sevgi, ümit ve sair kavramların hepsinin oturduğu zemin gerçek. Ben gerçeğin ezeli bir takipçisi değilim, gerçek için hayatımı vermem ama iki insan arasındaki bağ dış dünyadır ve eğer onu inkar edeceksek, kıvır zıvır ayrımlar yerine gerçekle başlamayı tercih ederim.

O halde aksiyon! Kendimizi dış dünya ile ölçelim. Ben her zaman değiştirilebilir, yeri doldurulabilir, insanların hayatında yarattığı fark kadar anlamlı bir insan olduğuma inandım. Bir insanı çok sevmem, onun için bir şeyler yapmıyorsam, bunu göstermiyorsam, somut bir şeylere tahvil edilmiyorsa pek anlamlı değildir. Bu insan olmanın, dış dünyada bulunmanın, orada yaşamanın getirdiği bir eksiklik. İnsan hatasıyla, sevabıyla önce yaptıklarından yargılanır.

Hayır, ben seni çok sevdim, öyle çok sevdim ki karşılığında dünyanın en özel insanı ben olmalıydım diyenin bendeki karşılığı kimse sana benim kadar iyi davranmadı olur. Buna inandığım zamanlar uygulamaya çalıştım. Güzel zamanlardı.

Bununla beraber ben yine bir insan olmanın eksikliği dolayısıyla, aynı teleskopla görülmek istedim. Verdiğim kadarını almak ve bunu yapamıyorsa karşımdaki, aldığım kadarını vermek. Gerçek de böyle, güven de böyle, sevgi de böyle, hepsi böyle. Dış dünyadaki ölçüler gelir bizi tartar hep. Çünkü yeri doldurulabilir ve bir süre sonra toprak olacak insanlarız.

Hayır öyle değilmişiz, ama neden böyle olmadığımızı anlamadım.

Ben buradaki yazılardan da anlaşılacağı üzere basit bir insanım. Kendimden önceki kimisi çok zeki, kimisi çok aptal pek çok insanın yitip gittiği toprağa girdiğimde, yerimin bir şekilde dolacağını biliyorum. Dünya böyle bir yerdir. Bir karıncanın yerini başka bir karınca nasıl dolduruyorsa, bir insanın yerini de başka bir insan doldurur. Atmaya çalıştığımız çizikler ve kendimizi üstün ve farklı görme çabamızın sebebi de bu yitikliğin özümüze işlemiş olmasıdır. Ben de o yitiklik duygusuyla mücadele ediyorum ama kaybedeceğimi bilerek.

Gerçek konusunda anlaşamadığımız gibi, benim son on yıllık bütün tefekkür geçmişim öğrettiği bu her şey ve herkes geçer fikrimde de anlaşamadık. Hocam beni sanırım kendi ürettiği bir takım kavramlarla kabahatli çıkardı ama bu çıkardığı şey kabahat de olmayabilir, belki başka bir şeydir bende gördüğü. Neticede hakkımdaki yargılarının pek iyi olmadığını anladım.

Akabinde de oyuncakları kavramlar olan bir çocuk olduğu hükmüne vardım. Çocuk kavramını ben de kendime göre biraz esnetmiş olabilirim. Dünyası kendinden ibaret olan ve dış dünyadan da kendine uymasını bekleyen, yaptığı kumdan kavramdan kalelere gelip basan büyüklerine kızgın, anlaşılmadığından, görülmediğinden, bilinmediğinden yakınan, bunu da sair şekillerde belli eden, ben, özelim, hey, ben çok özelim! derken kendi etrafında dönüp şarkılar söyleyen bir çocuk. Onun şarkılarına eşlik ettiğim sürece beni gördü ve bunu bırakıp, ben eksik bir insanım deyince kabahatli (veya ne biliyim, onun gibi bir şey) oldum.

Kısacası aynı şarkıların insanı olmadığımızı anladık. Ben esen rüzgarı dinlerken bu nefesin atomları benden önce binlerce yıldır kimlerin ciğerinden geçti diye düşünüyorum, o içindeki coşkulu veya kederli notaların varettiği bir dünyada yaşamayı tercih ediyor.

Last updated on Jul 23, 2021 21:24 +0300
Emin Reşah - Her Hakkı Mahfuzdur
Built with Hugo
Theme Stack designed by Jimmy